100 yıllık vefa… Bursa’nın işgaline üzülen Mehmet Akif’in Bülbül şiirini yazmasının 100. yıldönümü

MUTLU CINAR YILLIK VEFA iSTiKLAL MARSI HALiDA MEHMET AKiF BULBUL SiiRiNiN YILDONUMU
MUTLU CINAR YILLIK VEFA iSTiKLAL MARSI HALiDA MEHMET AKiF BULBUL SiiRiNiN YILDONUMU

Ne yazık ki… Günlük koşuşturmaca ve günceli yaşama çabası, yakın tarihimizin dönüm noktalarını unutturuyor.
Ama…
Bunları anımsatıp topluma ışık tutma misyonu üstlenen dostlar var. Kent Kültürü Derneği Başkanı Sosyolog Mutlu Çınar yıllardır özveriyle proje üretiyor.
Ziyarete geldiğinde…
Hem 100 Yıllık Vefa kampanyası için hazırlanan beyaz monttan armağan etti, hem de 7 Mayıs Cuma günü için uyarıda bulunup bilgi verdi:
“Bursa işgal edildiğinde, İstiklal Şairimiz Mehmet Akif Ersoy çok üzülür ve Ankara’daki Tacettin Dergahı’nda Bülbül adlı şiirini yazar. 7 Mayıs Cuma, bu şiirin 100. yıldönümü.”
Şunu duyurdu:
“Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Alinur Aktaş hasta yatağında dahi bu özel günün hazırlıklarıyla yakından ilgileniyor. Büyükşehir’in bu özel gün için hazırladığı klip 7 Mayıs’ta yayınlanacak.”
İşte o şiir:
BÜLBÜL
Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;
Nihayet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı,
Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı.
Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl…
Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl
Muhîtin hâli “insâniyyet”in timsâlidir, sandım;
Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!
Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd,
0 müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu
Ki vâdiden bütün, yer yer, enînler çağlayıp durdu.
Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi;
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûya Sûr-i Mahşerdi!
-Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin ?
0 zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun,
Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hânmânın şen, için şen, kâinatın şen.
Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın,
Ufuklar, bu’d-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
Değil bir kayda, sığmazsın – kanatlandın mı – eb’âda;
Hayâtın en muhayyel gayedir ahrâra dünyâda,
Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?
Hayır, mâtem senin hakkın değil… Mâtem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
Bugün bir hânmansız serseriyim öz diyârımda!
Ne husrandır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
Selahaddin-i Eyyubil’lerin, Fatih’lerin yurdu.
Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde Osman’ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!
Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden Yıldırım Hân’ın;
Şenâatlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın!
Ne haybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş!
Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem…
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!