Yaşananlar normalleşme mi yoksa sivil-asker çekişmesinde yeni hamle ve restleşmeler mi oluyor?

Önce herkesin bildiği ve kabul ettiği gerçek üzerine bir kez daha durum tespiti yapalım:
Türkiye Cumhuriyeti’ni askerler kurdular.
O nedenle…
İlk günden bu yana askerler “cumhuriyeti koruma ve kollama” görevini kendilerinde buluyorlar.
Nitekim…
Geçmişte Türk Silahlı Kuvvetleri İç Tüzüğü’nde de yer alan bu madde nedeniyle ülke yönetimine el koydular, muhtıralar verdiler.
Hatta…
Bazen yürütme organı olarak hükümetlere, bazen de yasama organı olarak Meclis’e uyarı anlamında görüşlerini ilettiler. Yasal düzenlemelerde asker görüşü önemsendi. Siyasi otorite adına atılacak adımlarda da askerin bakışı hep göz önüne alındı.
Buna karşılık…
Geçmişten gelen gelenekler doğrultusunda Türk toplumu da askere hep özel bir gözle baktı. Askeri hiç tartışmadı, aksine en güvenilir kurum olarak gördü, gözbebeği olarak baktı, saygı ve sevgi gösterdi.
Bu genel yaklaşımın ardından bugünkü görüntüye geldiğimizde karşımıza asker-siyaset çekişmesi olarak adlandırılabilecek bir tablo çıkıyor.
Aslında…
Bunun adını asker-siyaset çekişmesi koymak da doğru değil. Başlayan bir soruşturmanın dalları öylesine geniş bir alanı sardı ki, hem askerin hem de siyasetin bu alanda kaldığını görmek gerekiyor.
Bir tarafta…
Askerin içindeki kimi yapıların mevcut hükümeti önce halkın gözünden düşürmek, sonra da devirmek için özel planlar yaptığına, hatta darbe hazırladığına inananlar var.
Diğer tarafta ise…
Bugünkü siyasi otoritenin, başta 28 Şubat olmak üzere geçmişteki kimi hareketler nedeniyle askerle hesaplaşması olduğunu savunanlara rastlanıyor.
İşte…
Böyle bir tablonun tam orta yerinde başlayan ve tabloyu şekillendiren yargı merkezli operasyonlar var.
Ergenekon adı verilen soruşturmanın ana hatlarında hep yüksek rütbeli askerler beklentisi ortaya kondu. Hatta, bu soruşturmanın nerelere uzanabileceği spekülasyonları yapıldı.
Sonrasında…
Gündeme darbe günlükleri geldi. Kimi kuvvet komutanlarının geçmişte darbe hazırlığı yaptıkları iddiaları geniş yankı buldu.
Bu iddialar…
Balyoz adı verilen, buna karşın askerin plan senaryosu savunması yaptığı sarsıcı bir planla yeni bir boyuta ulaştı.
Onu da…
Aralarında eski kuvvet komutanlarının da yer aldığı son gözaltılar izledi.
Burada durup şöyle bir düşünelim:
Çok değil, 3-4 yıl öncesinde birileri çıksaydı ve aralarında kuvvet komutanlarının da bulunduğu üst rütbeli subayların gözaltına alınabileceğini söyleseydi kimse inanmazdı. Söyleyene de deli gözüyle bakılırdı.
Ama…
3-5 yıl öncesine kadar kimsenin aklından bile geçmeyenler oluyor ve orgeneral ya da oramiral rütbeli komutanlar gözaltına alınıyor.
Bu noktada…
Akla gelen ilk soru şu:
Tüm bu yaşananlar, kimilerinin savunduğu gibi demokrasinin hakimiyeti açısından normalleşme mi?
Acaba…
Yine kimilerinin savunduğu gibi, sivil otorite hiç görülmemiş kararlılıkla gizli planlarla darbe hazırlığı yapanların üzerine mi gidiyor?
Yoksa…
Bu kez de, Avrupa Birliği ilişkilerinin getirdiği gelişme olarak sivilin askere darbesi gibi bir durum mu söz konusu?
Tersinden bir soru da şu:
Acaba…
Savcı’nın talimatıyla da olsa, ülke için böylesine önemli görevler üstlenmiş komutanları gözaltına almak yerine, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni zan altında bırakmadan savcılıkta ifadelerine başvurmak daha mı iyi olurdu?
Nitekim…
Ankara’da yaşananlardan, operasyonlara karşı bir rest durumu geliştiği ortaya çıkıyor.
TSK’nın 13 orgeneral ve 2 oramiralinin toplanıp “tümüyle istifa etme” konusunu dillendirdikleri yolundaki söylentileri önemsemek gerektiğini düşünüyoruz.
Gerçi…
Askerin aldığı disiplin eğitimi nedeniyle ülkeyi güvenlik zaafiyeti içine düşürecek böyle bir toplu istifa olayına yöneleceklerine pek ihtimal vermiyoruz ama bunun konuşulmasının dahi poker oyunundaki rest anlamına geldiği ortada.
Ama…
Ne olursa olsun, 15 en yüksek rütbeli komutanın toplantı yapıp rest anlamında tavır sergilemesi çok önemli. Bu karardan çıkabilecek sonuçların daha da önemli olabileceği de ortada.
Hele…
Önce kuvvet komutanlığı yapmış isimlerin gözaltına alınması, sonra Türkiye’nin tüm orgeneral ve oramirallerinin toplanması gibi kritik gelişmelerin Başbakan yurt dışındayken yaşanması dikkat çekici.
Yapılan yorumları okurken şunu görüyoruz:
Mart 2007’de Genelkurmay tarafından yayınlanan e-muhtıra o dönem seçim atmosferinde iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’ni mağdur durumuna düşürdüğü ve oy artışına yol açtığı için askerin bu kez temkinli davranıp sesini yükseltmediği düşüncesi sık sık dile getiriliyor.
Doğru…
O süreç gerçekten de siyasi iradeyi mağdur duruma düşürmüş ve seçimi de etkilemişti.
Ne var ki…
Bu kez yürüyen soruşturmalar askeri mağdur duruma düşürüyor gibi duruyor.
Sonuç olarak söylemek istediğimiz şu:
Türkiye, beklenmedik olaylarla sarsılıyor. Yasama-yürütme-yargı-asker ilişkilerinde yüksek gerilim hiç hoş değil.
Bakın…
Bu yüksek gerilimden ekonomi de etkileniyor ve borsa allak bullak oluyor.
Hata yapan elbette cezasını çeksin. Ama kurumları zan altında kimse bırakmasın.
Bu ülkenin tüm kurumlarına ihtiyacı var.
Güçlerin birbirleriyle ilişkilerindeki gerginlik ya da sıcaklık siyaset için belirleyici ölçü olmasın. Kurumlar çarpışmasın, herkes kendi kulvarında, kendi üzerine düşeni yapsın. Kimse Türkiye’yi içinden çıkılmaz bir cangıla sürüklemesin.
Olan biteni izleyip de kaygılanmamak elde değil.
Unutulmasın ki…
Herkes aynı gemide yaşıyor.